Sarı, yeşil, kırmızı yere döşenmiş yüzlerce sonbahar yaprağı. Yağmur sonrası, ikindi-akşam arası. Ağaçta kalan yaprakların arasından yere düşen yağmur damlacıkları…Manzara güzeldi. Ah! Burada her şey güzeldi harika bir tablo vardı; ama O, o tabloda var olan ama oraya uymayan en absürt renkti. Dışarıyı izlediği pencereye başını dayadı, gözlerini yumdu.
Çok acı çekmişti de haksızlıkları yüzüne haykıracağı bir kimse olmamıştı hiç karşısında. Gelen vuruyor, giden vuruyor ve aslında bu “vuruşmalardan” hiçbir “vuran” sorumlu olmuyor,
Onun da sesi çıkmıyor, çıkamıyordu. Öyle ki arkasından güneş vursa, gölgesi çıkmaya korkacaktı. Gülümsedi. Gülümsemek hemen ardından kendisine daha da fazla acımasına yol açıyordu.
Şarkıda dediği gibi “alırım başımı giderim efeler gibi hey” diyor, çekip gitmek istiyor, başını alan çoktan çekip gitmiş zaten, cesaretini kendinde bulamıyordu. Sahi, buraya geldiğinden beri kendince bulamadığı tek şey cesareti miydi? Yalanlar içinde doğruyu haykıran, zorluklardan yılmayan, olduğu gibi durabilen ve duruşunun hakkını veren o eski O nerelerdeydi?
Sevebilen, gülebilen, fedakarlık yapabilen… Dahasını soramadı kendine. Vicdan mıydı şimdi bu, susturduğu? Vicdan neydi? Yenilir mi? içilir mi? Sahi, vicdan yen-i-le-bilir miydi? Yenilmiyordu vicdan, susmuyordu hiç. Bu zıtlıklar içerisinde “var olmaya” çalışıyordu “var olmak” zorundaydı. Var olmak’tan geliyordu “varlık”. Tanımak, tanımlamak istiyordu. Sıradan bir türemiş sözcük olmanın ötesinde ‘kimlik’ bitişiğinden ayrılamayacağın, onu taşımadığın zaman bir parça ‘sen’ olmayacağın bir kavram idi. Şimdi, kimliğinden saydığı ve kendini onunla tanıyıp, tanımladığı “şey”leri düşündü.. ve onlara, burada ne kadar uzak olduğunu..
kim+lik=sizleşerek kim olduğunu bilmediği bir kim+se(?)ye dönüştüğünü üzülerek fark etti. “insan”dı adı, “nisyan”dan* gelirdi kökü. Yaşadıklarının kendi tercihlerinin sonucu olduğunu unutmak istiyor unutuyordu da. O, değildi de, sahi, kaçımız tercihlerimizin sonuçlarına katlanabilecek kadar cesurduk ki? Her şeyi bırakıp geri dönemezdi , sil baştan başlayamazdı. Bu zıtlıklara ayak uyduramaz hiçliğe tahammül edemezdi. Ah! Pes etmek için çok geç, kabullenmek için ise erkendi. Bir dilemma çıkmıştı karşısına, zıtlıktan iyi(idi),(miydi?).
Gülümsedi(gülmek her zamanki gibi , yine acı verdi).Değersizlik, kimliksizlik, hiçlik hatta gölgesizlik alışması gereken kavramlardı.Cesaret , inanmak, çalışmak gülmek, sevmek…de geri kazanması gerekenler…Gözlerini açtı, derin bir nefes aldı, önündeki kağıtlara hızlıca bir şeyler karaladı..
“Cennette cehennemliyi oynamak düştü kaderime;
Hayatımın ilkbaharını, sonbahar vakarıyla yaşamak,
Cennette cehennemliyi oynamak düştü kaderime;
Hep aynı zıtlıklarda yaşamak, ‘bir yere’ ait olamamak.”
Cennet ancak bir "cehennemli" için ceza olabilirdi, cezaların en ağırı belki.
*nisyan: unutmak
| Yorumlar |
|
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| < Önceki |
|---|
kisaca ben de mutsuzum hem de nedenim...
Götürmeyeceksin o zaman o çubuğu ...
tarzınızı çok sevdim hepinizinki&...
ask hep ayni ve yerinde cirkinlesen k...
anlamsizligiyla anlam kazanlar ve onl...
her çirkinin bir güzeli vardır..
her çirkinin bir güzeli vardır..
nerimanın yaptığı en iyi şey san...
çoq güzl ve içtenn
özellikle son iki yazında kelimeler...